Güneşin batmasına az biz süre kalmıştı. Ağaçların ve evlerin göğe doğru bakan keskin uçlarında gün batımının kızıllığı yansıyordu. Evlerin, taşların ve büyük nesnelerin yere yakın tarafları gölgenin siyahına boyanmışlardı. Varmak üzere oldukları köy küçük bir tepeye kurulmuştu. Evlerin çokluğu ve düzensiz bir şekilde dağılışı, köye uzaktan bakıldığında bir kasaba havasını veriyordu. Yer yer dut ve incir ağaçları göğe doğru yükseliyordu. Önlerinde duran manzara, köy yaşamını konu edinen değerli bir ressamın fırça darbeleriyle hayat bulduğu güzel bir tabloyu andırıyordu. Bu köy, hiçbir zaman ressamların güzel manzaraları resmettikleri bir köy olmadı.
Hikâye, şiirsel bir dille dokunmuş; doğa tasvirleriyle adeta bir tablo çiziyor. Gülfeza ve Ali'nin iç dünyaları, metaforlarla (sis, kurbağalar, yağmur) ustalıkla yansıtılmış. Betimlemelerin yoğunluğu, olay akışını iliklerimize kadar yaşamamıza olanak sağlıyor. Toplum baskısı ve umut teması evrensel olsa da karakterlerin derinlikleri her birimizin içini yansıtıyor. Özellikle Ayşe gibi antagonistler tek boyutlu işlenmiş. O yolculuğa şahit olmak gerçekten apayrı bir anı bırakacak hafızanızda. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
"Gülfeza, 'Beni çok sevdiğini biliyorum ama bunun bir yere kadar bizi götürdüğünü bilmiyorsun. Sevgi güzeldir, insanın hem bedeni hem de ruhu için gereklidir ama sevgi yaşama tutunmak için bir amaç değildir, amaç olmadığı için varlığımızı devam etmemiz yeterli değildir.'"