Roman, genç Rus öğretmen Aleksey İvanoviç’in hikâyesi etrafında şekilleniyor Almanya’daki kurgusal kumar kenti Roulettenburg’da, borçlu bir generalin evinde öğretmen olarak çalışan Aleksey, hem maddi sıkıntılarla hem de güçlü aşk duygusuyla boğuşmaktadir General ve etrafındakiler, hastalıklı akrabanın mirasının kendilerine kalmasını beklerken kumar masaları Aleksey için hem umut hem de yıkım kaynağı olur.
Roman sadece bir aşk veya macera hikâyesi olarak değil, kumarın büyüleyici ama yıkıcı gücünü gösteren psikolojik bir açıdan da bir anlatımda bulunur Anlatım doğrudan ve içsel çatışmalarla doludur; Aleksey’in düşünceleri, tutkuları ve umutsuzluğu olay örgüsünü heyecanlı kılar.
Şehrime gel sevgili. Yarın çık gel. Bırak her şeyi, bir bekleyenim var de gel. Gel ki, bu şehir adımlarınla anlamlansın. Gel ki, bu şehir nefretim olmaktan çıksın. Gel ki, nefes alayım. Gel.
Tutsam bu körlükte, var gücümle çekeceğim Kırsam da dalını gururundan titremeyen yaprak Yeşerdiğin ağacın dibini ellerimle eşeceğim Ölmeyi bekleyemem, tek arzum senin gibi olmak..
"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı) Yazar: ELŞEN İSMAİL - pek yakında başlıyor...
"DENİZE DOĞAN GÜNEŞ" (Aşk romanı) Yazar: ELŞEN İSMAİL
Bir aşkın, iki dünyanın ve yaklaşan bir felaketin hikâyesi… Bir yanda cam kulelerin arasında sıkışmış bir varis… Diğer yanda mutfak buharının içinde dimdik duran bir genç kadın… Deniz, babasının kurduğu dev imparatorluğun “garantili” geleceği olmaya zorlanırken, kalbi başka bir hayalin peşindedir. Güneş ise yoksulluğun ağır gölgesine rağmen gururundan ve sevgisinden ödün vermez. Onları birleştiren şey servet değil, aynı gökyüzüne bakarken kurdukları özgürlük düşüdür. Ama bu şehirde aşk masum kalmaz. Planlanmış evlilikler, çıkar hesapları ve karanlık sokakların kıskanç gölgeleri iki gencin üzerine kapanırken, doğan her güneş biraz daha yaklaşan bir fırtınayı haber verir. Sabah sahilde buluşmak, sadece bir kaçış değil… Belki de kaderle yüzleşmenin ilk adımıdır. Çünkü bazı aşklar denize doğar… Ama her doğan güneş umut getirmez. PEK YAKINDA...
Hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından Hangi el nakış nakış gergef dokur adından Susarsam, anlatır mı seni göklere tarih Bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih Gelmedin; koptu zincir; parçalandı anılar Sardı bütün ruhumu tükenmeyen ağrılar Kalbimin pembe köşkü harap oldu; gelmedin Bahçesinde açan gül turâb oldu; gelmedin Bil ki kıyamet kopsa, bu ateş sönmeyecek Heyhat!.. Şair mehtaba bir daha dönmeyecek
Ve bilmeden zarif ellerinle gözlerime sürdüğün Bu dağ gölgesi, bu sisli vadilerde yürümek bir başına Adımlarken yalnızlığı ardına umarsız bakmalarla Demek beni çağırıyordun kim olduğumu bilmeden Fena saatlerde yalpalayarak peşinde gezen hüzün Gibi bir adamı, derin bir yarayı ve iyileşmemeyi.. Demek beni çağırıyordun..
Japon bir öğretmen Türkiye'ye geliyor. Sınıfa giriyor, bir süre izliyor... Sonra dönüp şöyle diyor: "Çocuklarınız çok zeki ΑΜΑ..." Derse hemen başlıyorsunuz. Test, konu, ödev… Ama çocuklar birlikte hareket etmeyi öğrenmeden akademik yarışa sokuluyor. Kendi ülkesini anlatıyor. Japonya’da 6 yaşındaki bir çocuk önce sınıfını sahiplenmeyi öğrenirmiş. Temizlemeyi. Paylaşmayı. Beklemeyi. Sorumluluk almayı. “Biz dersten önce karakter inşa ederiz,” diyor. “Çünkü karakter yoksa bilgi sadece yük olur.” O an şunu fark ediyorum: Biz çocukları sınava hazırlıyoruz. Onlar hayata hazırlıyor. Zeki çocuk yetiştirmek zor değil. Ama güçlü karakter yetiştirmek bilinç ister. Sence eğitim önce neyi öğretmeli?