Onur Akbaş, 21 Haziran 1981 tarihinde Ankara Hacettepe’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. Lisans ve tezli yüksek lisans eğitimini Afyon Kocatepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlayan Akbaş, yüksek lisansını Yeni Türk Edebiyatı ana bilim dalında yaptı. Doktorasını ise Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı alanında tamamladı. Yazın hayatına lise yıllarında başlayan Akbaş, 1998 yılından itibaren Konya’da yayımlanan Konuralp, Konya Postası, Yeni Gazete ve Memleket gazetelerinde köşe yazıları kaleme aldı. 1999 yılında Konya Gözyaşı FM’de, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı dolayısıyla hazırlanan “Şanlı Bir Tarihe Açılan Kapı” adlı teatral radyo programını yazıp yönetti. 2003 yılından itibaren Ay Vakti, Öykü Teknesi, Bir Nokta, Ayraç ve Siyah Sanat gibi dergilerde öykü, makale, deneme ve eleştiri yazıları yayımlandı. Bir dönem Temrin Edebiyat Dergisi’nin editörlüğünü üstlenen Akbaş, Star Gazetesi ve Akşam Gazetesi’nde sanat, kültür ve eleştiri yazıları kaleme aldı. Akademik çalışmalarıyla da öne çıkan Akbaş, ulusal ve uluslararası dergilerde makaleler yayımladı, çeşitli akademik kitaplarda bölüm yazarlığı yaptı. Eserleri arasında, Modern Türk Edebiyatında Dilin Ontolojisi adlı çalışması Cinius Yayınları tarafından yayımlandı. İlk romanı Han Muhafızları yine Cinius Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Serinin devamı niteliğindeki El Cinni Haris - Hisar Muhafızları ise Vova Yayınları tarafından yayımlandı. Hâlen edebiyat ve eğitim alanındaki çalışmalarını sürdüren Onur Akbaş, Türk halk müziğine ilgi duymakta, bağlama çalmakta ve türkü sözleri bestelemektedir.
İstemek, çelişkilere yol açmaktır. Aldırmazlığın, yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey.
"Akacaksın sokaklardan, güneş denize değer değmez. Vapurlar sana da bir şeyler sorar. Şaşıracaksın. Bu şehir seni de şair yapar. Yaşayacaksın unutulmayı. Alnını göğe dayayacaksın, İstanbul senin olacak."
Geleceğe dayanarak yaşarız; 'yarın', 'ileride', 'iyi bir işim olunca', 'yaşlandıkça anlarsın'. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün 'neden' yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. 'Başlar', işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.
Varlığı, yaşaması için gerekli olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir. Kötü nedenlerle de açıklansa, açıklanabilen bir dünya bildik bir dünyadır. Ama tersine, birden bire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada insan kendini yabancı bulur. ...İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapmadan benimsenebilir.
Ev, sevdiklerinizin olduğu yerdir, ancak bunun tersi de doğrudur. Sevdikleriniz sizin sığınağınız, barınağınız, ülkeniz ve hatta, iş oraya gelince, sürgününüzdür.
"Merhaba, yenisin galiba?" Berrak bir kız sesiydi, yanına yaklaştığını duymamıştı Beer. "Evet, biraz önce geldim. Adım Beer Ligthart." "Benim adım da Tinka." "Yanımda da Molly var, yuvadan. Ben liseye gidiyorum." "Sen ağladın mı?" diye sordu Molly. "Hayır," yanıtını verdi Beer. "Ben ağlamıştım. Hem de çok ağlamıştım." "Burada durduğumu nasıl bildin?" diye sordu merakla. "Görebiliyor musun sen?" "Henüz biraz görebiliyorum," yanıtını verdi Tinka; Beer kızın sesine hayran kalmıştı. "Önce çok iyi göremeyen çocukların eğitim gördüğü bir okula gidiyordum. Fakat gözlerim giderek kötüleşti O nedenle buraya geldim. Altı aydır buradayım." "Burası hoşuna gidiyor mu ?" "Hem de nasıl. Ama alışmam için bir süre geçmesi gerekti. Her şey evdekinden çok farklı. Ama biliyor musun insan daha sonra yararlanabileceği birçok şey öğreniyor burada."
Müdür geri dönüp onu aldığı için üzülmüştü Beer, Tinka ile bir süre daha konuşmak istiyordu çünkü.
"Hoşça kal Beer," dedi Tinka. "Eminim artık sık sık karşılaşırız." "Kesinlikle," dedi Beer. Böyle olmasını umut ediyordu.
Müdür ve Beer oyun alanından geçip ana binanın hemen yanındaki bir eve girdiler, Beer'in odası buradaydı.
En kötüsünü atlattım diye düşündü. Önünde uzanan, onu geleceğe götürecek yolu görüyordu. İkinci evinin kapısından içeri girdiğinde bu yolda ilk adımını atmış oldu.
"Oleg, bekle!" Oleg arkasına döndü. Nadya arkasından koşuyordu. Nadya ağabeyinin ayakkabılarını giymişti, bunlar ona çok büyük geliyordu. Kızın nefesi, çenesinin üstüne kadar çektiği yün kaşkolunun üstüne bembeyaz yapışmıştı. Oleg karşılaştıklarına sevindi. Böylece aşevine kadar olan uzun yolu tek başına yürümesi gerekmeyecekti. Belki Nadya ile, annesi hakkında konuşabilirdi. Nadya sonuçta Oleg'den iki yaş büyüktü. Oleg, Nadya'yı, ayaklarında birer kayık gibi duran bu büyük ayakkabılardan dolayı biraz kızdırmak istiyordu. Ama ona baktığında sözlerini hemen yuttu. Nadya'nın yüzü ölü gibi solgun ve kederliydi, sanki korkunç bir şey olmuş gibiydi. Gözyaşları yanaklarından akıp yün kaşkola damlıyordu. Ağlıyor muydu? Yoksa bıçak gibi kesen rüzgârdan dolayı gözleri mi yaşarıyordu? Oleg hiçbir şey sormadı. Karla hafif kaplı enkaz yığınlarının arasındaki patikada birlikte yürümeye başladılar. "Umarım bugün yiyecek doğru düzgün bir şey vardır," dedi Oleg. Hoş bir şey söylemişti, ama aklına başka bir şey gelmemişti. "Herhâlde yine pancar çorbasıdır," diye yanıt verdi Nadya. "Belki birkaç gün sonra, eğer göl donar ve kamyonlar yine giderse, daha iyi yemekler yiyebiliriz." "Birkaç gün uzun bir süre değil." Oleg şapkasının altından gözlerini kaldırıp belli etmeden Nadya'ya baktı. Yüzü hâlâ deminki gibi kederliydi. "Birkaç gün çabucak geçer." "Ama sürekli don olması gerekir," diye yanıt verdi Nadya. "Arada buzlar erirse pek fazla yiyecek bekleyemeyiz."
* Ladoga Gölü'nün donması erzak sevkiyatını mümkün kılmaktadır. *
İnsanın kalbini kıskançlık kadar hızlı taşlaştıran pek az şey vardır. Bütün soğukluğu ve buyurganlığıyla, sevginin bıraktığı sıcak yere hızla yerleşir ve öfkeli dokunuşuyla soğutur orayı.