Pakistan'da, Endonezya' da, daha birçok Müslüman yurtlarında hangi kadın insanlık haklarına kavuşmuş ise, bunu Türk inkılapçılarına ve onların başı Atatürk'e borçlu olduğunu biliyor.
İzmir'e girdiği gün, dosdoğru Kramer Palas Oteli'ne gitmişti. Üstü başı henüz sefer tozu içinde idi. Önce kendisini tanımayan ve kılığının sadeliğine bakarak yer vermemek çaresini düşünen garsonlar, salon dolusu yabancı kalabalığı arasından birinin: - Mustafa Kemal, Mustafa Kemal... diye haykırması üzerine birbirlerini çiğneyerek bir masa hazırlamışlardı. Geçti, masanın başına oturdu: - Bize rakı getiriniz, dedi. Getirdiler. Garsona sordu: - Kral Konstantin hiç buraya gelip de rakı içti mi? - Hayır, efendim... - Bakın mendebura... Öyle ise ne diye İzmir'i almaya kalkmış?
İstanbul'u alan Fatih Mehmed'in, Boğaz'ı, Adalar'ı ve Haliç'i gören balkona kurularak içtiği günlere ait meze listesini gördünüz mü? Topkapı Sarayı'na gidince bir sorunuz.
Mustafa Kemal, rahatsız edici bir şeydir. Boğuşmak lazımdır. Tehlikelerle sarılmaya göğüs germek lazımdır. Uğultulu ve esrarlı karanlıkların ötesindeki şafakları aramak için, yarlardan yamaçlardan, kayalardan ve uçurumlardan sıçramak, aşmak lazımdır.
Cumhuriyetin ilk yıl dönümlerinde Gazi Mustafa Kemal'in frakla Meclis'ten girdiğini görür gibi oluyorum. Meclis'in karşısında bir halk kalabalığı var. Bildikleri resmi esvap, Osmanlı valilerinin ve yüksek memurlarının sırtındaki sırmalı istanbulin⁸ veya redingottan ibaret. Biri yanındakine sorar: -Gazi Paşa acaba neden esvabının eteklerini kestirmiş? Daha akıllı biri cevap verir: -Onu bilmeyecek ne var? Etek öpmeyi kaldırmak için.
⁸... içinde kolalı yakalığı bulunan dik ve düz yakalı, göğsü kapali, boyu redingot gibi diz kapağına kadar inen, yaka altından bele kadar tek sıralı beş-altı düğme ile iliklenerek kapanan bir ceket.
Başta hanedan ve saltanatçılar olmak üzere Tanzimat muvazaacıları, bütün irtica, yeni devletin Anadolu'da Türkleşmesini cemaat menfaatlerine uygun görmeyenler, sebepli veya sebepsiz Türk'ten başka bir ırktan gelmiş olmak kompleksi içinde kıvrananlar, nihayet menfaatleri eski devlet ve müesseseler nizamına bağlı olanlar, padişahlığın kalkmasını da başkentin değişmesini de derin bir kaygı ve hınç ile karşıladılar. O vakitler, başlarına Mustafa Kemal belasını getiren zafere sövenlerin Ankara'da bile eksik olmadığını hala hatırlıyoruz. Ellerinden gelse bu zaferi Amerikan mandası ile hemen değiştirmeye hazır olanlar da çoktu.
Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim. Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm.”
Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşünüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm....
''Kimsenin korumadığı, hiç arkadaşı olmayan, hayatı boyunca hiç kimseden içten bir yakınlık görmemiş, bir böceği iğneyle tutturup mikroskop altında inceleme fırsatını kaçırmayan doğabilimcilerinin bile ilgisini çekmeyen bir insan evladı bu dünyadan böyle geçip gitti.''
''Artık öyle bir noktaya geldik ki, insanlar şahıslarına yöneltilen bir suçlamayı, mensubu oldukları topluluğun tümüne yöneltilen bir saldırı olarak değerlendiriyor.''
'Birçok yakını kılıçtan geçirilen ve sürekli aynı tehlikelerle burun buruna yaşayan bir insanın sonunda katı yürekli bir insan olup çıkmasından daha doğal bir şey olamazdı.''
'Unutulmuş ıssız bir köşede rastlanılan bir insan, sıcacık konuşmasıyla insana benliğinin bozuk yollarını, sığınılacak bir köşeciği, zamanı, insanların aptallıklarını, yalancılıklarını unutturabilir.''
Onlar hep “Ah ne güzel!” diyerek ilerliyorlardı. Fakat karşıdan görünen büyük yolun heybetli ağaçları altına çıkıp da çayır bütün genişliğiyle önlerine serildiği zaman sonsuz bir şaşkınlık ve mutluluk hissettiler. Deniz dalgalarının akışıyla serilen...
Onu, ele geçiremeyeceği, sahiplenemeyeceği, başka hiçbir kadında bulamayacağı için seviyordu, bakışı için, gülümseyişi için seviyordu. Ve bu koku, ah o koku, sanki kendi yüreğinden çıkıyordu. O kadar yakındı, o kadar uzaktı; ya o can yakan bakışı, o...
İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz, diye düşündü. Ve bir yandan yaşamın ne kadar harika olduğunu düşünmeden de, ölmek zorunda olduğumuzu düşünmek imkânsız.
Yani bütün soru 'olmak ya da olmamak'tan ibaret değildir. Soru aynı zamanda ne olduğumuzdur. Et ve kemikten oluşmuş gerçek insanlar mıyız? Dünyamızdaki şeyler sahici mi? Yoksa her tarafımız salt bilinçle mi çevrili?
Dünyanın ya da dünyadaki şeylerin nasıl davrandığına dair beklentilerimiz olmadan geliriz dünyaya. Dünya olduğu gibidir ve biz yavaş yavaş öğreniriz bunu.
Hayatın kendisi çılgınca göründüğünde, deliliğin nerede yattığını kim bilebilir? Belki de çok pratik olmak deliliktir. Hayallerden vazgeçmek delilik olabilir. Çok fazla akıl sağlığı delilik olabilir ve hepsinden daha delilik şudur: Hayatı olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi görmek!