Kitabın Adı : Günler Aylar Yıllar Yazarı : Yan Lianke Yayınevi : Jaguar Kitap Türü : Novella Basım Yılı : Kasım 2025 Sayfa Sayısı : 102 Sayfa
Düşünceler : İzdiham Dergisi Trabzon Okuma Grubumuzun bu ayki daha doğrusu Ağustos ayındaki eseri idi bu. Bir günde okudum. Vaktim olsaydı ve soluğumu biraz uzun tutabilseydim bir soluktada okuyabilirdim. Güzel ,özgün, sade ama etkileyici bir eserdi bu.
Modern Çin Edebiyatının yaşayan en büyük isimlerinden birisi olan Yan Lianke 'nin okuduğum ilk eseri olan ve "Keşke daha önce tanışsaydım" dedirten bu novella 1997 yılında yayınlanmasını rağmen dilimize 2020 yılında çevrilmiştir.
Eser Balou Sıradağları'nda yaşanan kuraklık sonucu tüm bölge halkının oradan göçmesi ile başlıyor. Aslında herkes göçmüyor. 72 yaşındaki bir ihtiyar ile kör köpeği geride kalıp müthiş bir doğa mücadelesine giriyor. Bir tane mısır fidanını yaşatmak için olağanüstü çabaya giren ihtiyarın bu çabası aslında insanlık içinde anlamlı mesajlar içeriyor.
Sıcaklık ,kuraklık , fareler ,kurtlar ,açlık,susuzluk derken yorgun vücutlarıyla zorlukların üstesinden gelmeye çalışan bu garip ikilinin tuhaf ama etkileyici öyküsünü heyecanla okudum.
Biraz kasvetli ,biraz kaotik , biraz meydan okuyan bir yazım tarzı var yazarın. Umutsuzluk içinde uzak diyarlardan gelmesini beklediğimiz ışıkları aynı anda barındırıyor bünyesinde. Sembollere çokça yer verilmiş . Sonra adeta yaşatan tasvirlerle bizi olay örgüsünün içine sokmuş. " Benimle iyiki ilgisi yok yaşananların " derken bile etraftan geçen farelerin kokusunu alıyor gibiyiz.
Değişik ,bambaşka tadlar arayanlara tavsiye edebileceğim aslına bakarsanız herkesin okumasını istediğim bir eser bu. Okuduktan sonra pişman olacağınızı düşünmüyorum
Yüz yıl sonra sözgelimi, içinde yaşadığımız dönem tartışılırken, özellikle de çokbilmiş, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmamış tatlı su aydınları, başta Gazi olmak üzere bugün yaşayan pek çok insanın davranışını antidemokrat bulacaklar.
“Sessiz Taşıyıcılar” Yazar Ebru Asya’nın Mythos Kitap etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu ilk öykü kitabıdır. Mayıs 2026’da matbuat âlemine dâhil edilen eserde on iki öykü yer almakta ve seksen iki sayfa hacmindedir. “Sessiz Taşıyıcılar” ismi aynı zamanda kitabın beşinci sırada yer alan öyküdür. Gerek kitap kapağındaki siliklikten belirginliğe doğru resmedilen üç insan görseli gerekse de kitaba girizgâhta yer verilen söz, kitabın içeriğine dair ipuçlarını vermektedir. İlk söz, “Görülmese de varlığından ve değerinden eksilmeyen o dirençli köklere” şeklindedir.
Öyküleri daha çok maziden, geçmişin mahbesinde tutulmuş olan yaşanmışlıklardan alınmış kesitler olduğunu söyleyebiliriz. Ama geçmişe dair burkucu bir özlem hali değildir bu. En azından belli bir yaşın üzerinde olanlar için geçmişe dair retrospektif bilgimiz böylelikle tazeleniyor diyebiliriz. Öyküler genellikle sonlandırılmaz. Hayatın bir kesiti olarak sunulur. Böylelikle heyecan duygusu hep diri tutulmaktadır. Öykü kahramanları daha çok erdemli, onurlu ve kanaatkâr karakterlerdir. Bunlarla birlikte vefa, vicdan, emeğin kutsallığı, umut gibi birçok değer öncelenmekte konu dâhilinde işlenmektedir. Umudu taşıyan ama dünya yorgunu insanlarda bulunmaktadır. Daha çok karakterler üzerinden sosyal temler, sosyolojik, psikolojik durum ile olay örgüsü işlenmektedir. Bu bağlamda anlatımdaki tözler ve devam eden süreçler şeklinde yol alınmaktadır. Bir cihetle de birbirinden bağımsız öyküler de yer almaktadır. Bu anlatım bölümlerinde maziye dair özlem kadar, eski üşümelerle ve ölümlerle de karşılaşmaktayız elbette. Yazar bazı öykülerinde anılarına ve kendi çocukluğuna doğru bir yolculuğa da çıkmaktadır. Öyküler de hem şairin sesinden hem başkahramanın sesinden hem de dış anlatıcı sesinden faydalanılmaktadır. Yani öykülerde, üç çeşit anlatıcının sesi duyulmaktadır.
“Sessiz Taşıyıcılar” olarak demirci ustası, çaycı, terzi, deri işleme ustalığı (debbağlık) gibi kimi meslek sahipleri üzerinden anlatım şekillenmektedir. Bunlarla birlikte taziye geleneğimiz ve bir ağaç kökü ile bahçıvanın hikâyesinin ele alındığı ilginç öykülerle de karşılaşmaktayız. Öykülerde geçen kahraman isimlerine de bir göz atacak olursak. “Rehberi Hanım, Nizam Usta, Ayşe, Ebru (yazarın kendisi olsa gerek.), Selcan, Şıhlı, Patron Hamit, Ural Bey, Mehmet Ali, Ziyanettin, Cimriye, Nadide, Aslan Bey, Tomris Hanım, Selim, Nergis, Hasan, Oğuz, Aral, Kiracı Rukiyyle, eşi Erol Bey, Binali, Abdülkerim Bey.” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.
Bir okur olarak bütün okumalarımda hem yeni şeyler öğrenme yetimi aktiflerim hem de bilgilerimi pekiştirmeye çalışırım. Bu bağlamda kitap da altını kurşun kalemle işaretlediğim yerlere bir bakacak olursak; “Dart” (Renkli halkalardan oluşan özel bir hedefe küçük okların atıldığı, 501 puandan geriye düşülerek sıfıra ulaşılmaya çalışılan popüler bir hedef atış ve spor dalı.), “Zahter” (Hatay, Gaziantep ve Kilis çevresinde yetişen bir baharat ve çay bitkisi.), “pötikare” (Kareli kumaş), “Ametist moru (mor renkli kuvars cinsi bir kayaç türü.), “Aynısefa (diğer adı Portakal Nergisi, park bahçelerde bolca dikimi yapılan, papatyagillerden sarı, turuncu renkli bir çiçek.), “Havuduyla yutmak” (Deveyi havuduyla yutmak, bir deyim)
Yazar aynı zamanda bazı güzel sözlerle de öykülerini destekler ve daha da anlamlandırır. “Başı göl, ayağı sel” (s. 27), “Uyuyanın üstüne kar yağarmış” (s. 70), “Boğaz dokuz boğum; sekizini yut, birini konuş” (s. 79) Yazarın yazım dilini görmemiz açısından öykülerde yer alan başka bazı güzel bölümler de şu şekildedir. “Kendini yetiştiren büyük ustadan miras kalan sabır” (s. 27), “İnsanın annesi öldüğünde onunda birlikte ev de ölürmüş.” (s. 37), “Bazen kelimeler yaralar, sadece sessiz bir dokunuş, sıcacık bir sarılış en ağır yaraları sarar” (s. 37) Gibi.
Bütün anlatımlar; yol türküleri ve çoraklaşmamış yaşamlar içermektedir. Elbette ki öykülerin temel unsuru insandır. Zamanın yek ahenk akışı içerisinde kaçırdığımız, farkına varamadığımız o kadar çok ayrıntı vardır ki bunları tutabildiğimiz kadar farkındalığımız artacaktır. Son tahlilde, “Sessiz Taşıyıcılar”da ziyadesiyle yapay değil doğalı, merkezi değil taşrayı ve eliti değil konu olarak hayatın içinden olanı okumaktayız. Öyle ya insan yüreğine dokunmayan, vicdana hitap etmeyen, insani değerlerin dışındaki her şey pösteki saymak olacaktır. Anlatımlarda öznellikten daha çok hikâye, öykü türünde olması gereken nesnellik ve gözlemler daha belirgindir. Kimi ayrıntılara dikkatli bakmanın ve görmenin öncelendiğini görmekteyiz. Sonuçta insanı büyük şeyle büyük yapmakta belki ama küçük şeyler ve ayrıntılar daha mutlu kılmaktadır. Filizi, filizlenmeyi içinde diri tutmak önemlidir. Öyle ya tomurcuk derdinde olmayan bir ağaç olsa olsa bir odun olacaktır sonunda. İyi okumalar dilerim. Buyurunuz.
Kedisever Şair adıyla gizlendim toksik heyet baskısından Zenmâri mahlasımı çıkardım endişe dolu gizlilik askısından Mahlasıma dahi karışan toksik tayfaya ettim elveda Zenmâri bağımsızca geri döndü kurtçuklar sofrasından
Yeniden başla, yeni bir sayfa aç, kalk ve iyice silkelen Ne kin tut, ne de toksik çöplükleri düşünüp öfkelen Ne zorluklar atlattın hadi kalk ve pozitifçe devam et Artık sana ait baskısız, tehditsiz, toksiksiz limanın iskelen
Madde ile mânâ çemberinde misal-i çift kanat Biriken toksik yaraları tutma, gerekirse tut kanat Hayatın geri kalanında kalan tecrübenle durma yürü Pozitif ve negatifliği harmanlayabilmektir işte sanat
Bu çalışmanın ayrıntılarını 6. Bölüm'de anlatacağım, çünkü bağırsak bakterilerinin kan şekeri kontrolünü, dolayısıyla da kiloyu ve hastalık risklerini kontrol etmeye yardım etmekten sorumlu olduğuna dair kanıt teşkil ediyor.
Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda. Bir canlılık var sokaklarda. Güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, kalabalık, dış dünya. Dış dünyanm insanın kulaklarına varan uğultusu. Diğer ülkeleri aşan, batıda bir okyanusa, doğuda bir başka okyanusa varan uğultu.
Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?
İlk defa gastronomi distopyası okudum, harikaydı. Kitabın yazılma amacı israftan bir nebze de olsa kaçınmak ve sürdürülebilir bir geleceğin mümkün olup olmadığını sorgulamak. Konusu, olayların oluş sırası ve üslubunu çok beğendim. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen çok başarılı buldum. Sevgili Emre Turan, yazacağın kitapları heyecanla bekliyorum.
Paris'in kalabalık sokaklarından birinde kahramanımızın gözüne birisi ilişir ve bu kişinin bir yankesici mi yoksa bir memur mu olduğunu anlamaya çalışmasını konu alıyor.
"Bak işte ben burada oturuyorum ve hiç olmadığı kadar çok zamanım var, ayrıca çok da hevesliyim, gözlerim yorulana, kalbim hızla atana dek sana bakmak, seni duymak istiyorum ve bunun için yanıp tutuşuyorum."
Ummadığım kadar akıcı ve sürükleyiciydi. Bazı bölümlerde ağladım. Her kitap kurdunun okuması gerektiğini düşünüyorum.
Maya, İstanbul Üniversitesinde yabancı misafirlerle ilgilenen kadın karakterimiz bir gün Amerika'dan gelen profesörle ilgilenmeye başlar. Profesör, Maya'dan, onu Şile'ye götürmesini ister. Maya bu isteğini kabul eder ve profesörü Şile'ye götürür olaylar tam da orada başlar.
Fazla bir şey söyleyemeyeceğim, spoiler vermek istemem. Keyifli okumalar.
Bu kitap yazarın ilk eseri, ilk eseri dediğime bakmayın titizlikle ve ustaca yazılmış. Olayı o kadar hissettirdi ki bir an kitabın başrolü olduğumu düşündüm, konuyu bir ufak anlatmak isterim.
Yiğit adındaki karakterimiz baba sorunları yaşayan bir çocuk, günlerden bir gün hayatına Sıla Abla diye ithaf ettiği komşu kızı girer. Sıla Abla, Yiğit için karanlık dünyasına adeta ışık olmuş, güçlükle sürdürdüğü hayatını kolaylaştıran tek insandır.