O kadar uzun zamandır sessiz ve sakin bir hayat yaşıyorum ki kendim de dahil olmak üzere insanların türlü türlü yüzlerine şaşırmama konusunda idmansız kalmışım
MANIFESTO I: Bazen boğazımızda yutkunamadıklarımız geçmez; biz de yutkunmayı bırakır, o düğümlerden yeni bir gökyüzü inşa ederiz.
Yanımdan geçen bir karıncanın azık çantasına ilişiyor gözlerimin buğulu yağmur caddeleri. Saçımdan dökülen şemsiye bükücülerini yüzümden çekemiyorum. Göremiyorum... Azık çantasında benden de bir şeyler var mı, bilemiyorum!
Şaşkın şaşkın yağmur caddesinden kaçıp gamzelerimin içine oturan bana bakıyor. "Allah allah, ne tuhaf bir çocuksun!" diyor. Ona cebimden çıkaracağım eski ve sihirli bir daktiloyla yazılmış cevaplar vereceğimi sanıyor; ama susuyorum. Cevap vermiyorum.
İşte tam da böyleyim: İçindeki tuşları eksik, tamirsiz bir daktilo gibiyim
MANIFESTO II: Suskunluk, tamir edilemeyen daktiloların en yüksek sesle bastığı tek harftir.
Yine de içimde güneşi açıp tan görümlüğü kahvaltısına oturuyorum. Kaderin ağzı şaşkın,
Benimse hep kalbim şaşkın... Senin oralardan bana biraz ateş, toprak, su ve hava verir misin Tanrım? Biraz da piyano kumsallarından, Çiçekli kuşlarından Ve okyanus giysili balıklarından...
MANIFESTO III: Dünya eksiktir; çünkü yetimlerin ve babasız masaların ağırlığını tek bir gökyüzü taşıyamaz.
Bekledim, bekledim, bekledim... Tanrı’mdan uzunca bir süre cevap gelmedi. "Sanırım ninni söylüyordur göğe yükselmiş annesiz çocuklara..." diye düşündüm.
Derken fark ettim ki Kader’in ayağına basıvermişim. Hemen cebimdeki o tamirsiz daktiloyu çıkarıp son kez fısıldıyorum:
"Boğazımdan geçmiyor babasız yemeklerim... Bana biraz gökyüzü eder misin?"
Bana sorsanız, ben artık kadın kalmadı, diyorum. Niçin mi? Şimdiki kadınların hepsi birer erkek Fatma! Sokak bunlar için, kalem bunlar için, tiyatro, sinema bunların. Gitmedikleri neresi var? Amma kabahat kimde? Gene erkeklerde. Bizim zamanımızda bir kadın dar çarşafla sokağa çıksa, polisler çarşafını yırtarlardı. Bir kadın, bir erkek, bir arabaya binemezlerdi.
Bir cahillik edip süs yapacak olsak, eve gelince hemen yüzümüzü, gözümüzü yıkardık ki babamız görüp de bize darılmasın diye, bir kere sevaptır diye sürme çekmiştim, babam rahmetli görmüş, nur içinde yatsın, hiç böyle şeyleri sevmezdi, hemen anneme söylemiş: “Bir daha o kılıkta karşıma çıkmasın” demiş. Bir daha kimin haddine düşmüş. Şimdikilerde o korku, o saygı da yok.
Çoğu insan gerçeği duymak istediğini söylese de aslında bunu istemez. Eğer onlara gerçeği söylerseniz ağzınızdan çıkan hakikat, kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi geri dönüp sizi ısırır.
Allah'a güvenmek, her şeyin hemen düzeleceğine inanmak değil; hangi vakitte ve hangi şekilde olursa olsun, Allah'ın kendisi için hayırlı olanı takdir edeceğine gönülden inanmaktır.
Kusursuz Bir Delilik Simülasyonu: Takım Elbiseli Sırtlanlar ve Alaska’nın Kusmuğu
Bak tam buradayız, tam olarak o masanın ortasında. Şatafatlı, cilalı, meşe ağacından yapılma o borsa masasında. Üzerinde kristal bardaklar, içinde pahalı viskiler var. Ama bardağa yakından bakarsan, viskinin renginde değil, o masanın etrafında oturan takım elbiseli sırtlanların salyalarında boğulduğunu görürsün. Jack London bu kitapta bize bir "başarı hikayesi" anlatmıyor, bize insanın kendi eliyle kurduğu o devasa, uçuk kaçık sirki izletiyor.
1. Vahşi Doğanın Saf Eti vs. Şehrin Kokmuş Leşi
Bizim Günışığı (Elam Harnish), Alaska’nın o dondurucu, beyaz cehenneminde kurtlarla boğuşurken aslında en azından neyle savaştığını biliyordu. Soğuk gerçekti. Kurt acıkınca saldırırdı, doğanın kuralları basitti: Ya donarak ölürdün ya da toprağı tırnaklarınla kazıyıp o parıltıyı söküp alırdın. Oradaki vahşet saf ve dürüsttü. Ama ne zaman ki o altını heybesine doldurup San Francisco’nun o neon ışıklı, dumanlı salonlarına adım attı; işte o zaman gerçek bir bataklığa düştü.
2. Kravatlı Vahşet
O borsa masasında oturan adamlar... Hani o tırnakları manikürlü, ağızlarından "medeniyet" ve "finansal strateji" kelimeleri dökülen yaratıklar. İşte onlar insanlığın evrimsel bir hatası. London, o sırtlanları öyle bir tasvir ediyor ki, their viski kadehlerini tokuştururken aslında birbirlerinin etini çiğnediklerini duyabiliyorsun. Günışığı, Alaska'da doymak için avlanan hayvanlar gördü; ama şehirde sadece hiç doymayan, sırf yok etmek için tüketen modern canavarlar buldu. İşin en Tuaf, en dâhice tarafın ne olduğuna gelecek olursam:
Bizimki de o masaya oturunca yavaş yavaş tırnaklarının uzadığını, o sırtlanlardan birine dönüştüğünü fark etti. Sistem seni kendine benzetmeden çiğnemez, önce seni bir sırtlana dönüştürür, sonra kendi türünü yemeni izler.
3. Altın Bir İllüzyondur, Gerçek Olan Çamurdur
Günışığı milyon dolarları, o devasa finans imparatorluğunu ne zaman elinin tersiyle itti? İçindeki o son insani kıvılcım, bir kadının gözlerinde o sırtlan kokusunu temizleyecek gücü bulduğunda. Gitti, her şeyi yaktı ve bir çiftlikte toprağa dokundu. İnsanlık milyarlarca dolarlık borsa grafiklerinin içinde kaybolurken, London bize aslında şunu fısıldıyor: "Bütün o hisse senetleriniz, vadeli işlemleriniz, plazalarınız devasa birer yalandan ibaret. En büyük dâhilik, o sırtlan masasını devirip, üstündeki pahalı viskiyi borsa simsarlarının suratına fırlatmak ve toprağına geri dönmektir."
Bence eser bir roman değil; modern dünyanın, takım elbise giymiş o ilkel canavarların suratına indirilmiş dâhice ve sıradışı bir tokattır.
Kravatlarınızı gevşetin beyler; çünkü parayla satın aldığınız o parfüm, ruhunuzdaki sırtlan leşinin kokusunu bastırmaya yetmiyor.
Şehirdeki tüm saatler çalmaya başlayacak birer birer, o saatler seni yanıltmasın. Zamanı asla durduramazsın. Endişende ve hüznünde hayatı avucunun içine alamazsın. Zaman hep kendi bildiğini okuyacak. Dün de. Bugün de.
Bir gün hayatınıza biri girer ve o an hiç mutlu olmadığınız kadar mutlu olduğunuzu hissedersiniz. İşte buna aşk derler. Tam da şu anda senin gözlerine baktığımda hissettiğim duygu.
Çoğu zaman, başımızı belaya sokacak işler yapmamız için şeytan doğru bilgiler verip önemsiz şeylerle bizim aklımızı çeler. Sonra da en ihtiyacımız olduğu anda bize ihanet eder."