İyi bir aşçı yemek seçmez. Hiçbir şeyden tiksinmez. Aslında yeryüzünde sadece iki tür yemek vardır : iyi yemek kötü yemek. Bir aşçı ya beğenir ya beğenmez. Ama mutlaka tadına bakar.
Hiç düşündün mü bir insan bir yemekten neden nefret eder ya da onu çok sever? Çünkü o yemekle ilgili muhakkak bir hatırası vardır. O lezzeti her tattığında o hatırayla birlikte, hatıranın hissi de yeniden uyanır. Unutma: Lezzet ağızda başlar ama zihinde biter.
Bir mutlak damağa sahip , cümle tatları en ince ayrıntısına kadar ayırt edebilen ve yeryüzündeki tüm lezzetlere hükmedebilen , aşçılık zanaatının kutsanmış ve yeryüzündeki tüm lezzetlerin hükümdarıydı Pir-i Lezzet.
Dünyaya gözümü açtıktan tam iki saat sonra, sırılsıklam bir boşluğa bırakılmışım. Annemi hiç görmedim; o sadece toprağın ve terk edilmiş istasyonların tozu gibi dilsiz bir kelimeydi benim için. Ama sonra, Duisburg'un gececi elbiselerini taşıyan çocuklarla yürürken, altı yaşımın o soluk koridorunda bir el uzandı bana. Babamı doğurmaktan geliyorum şimdi; beni o yuvadan, o yetimhanenin soğuk demir karyolalarından çekip alan adamın o kocaman avuçlarından...
Ensemde açan ay, kırmızı bir elbise değil artık; babamın o yorgun akşamüstleri sırtıma örttüğü kalın, emniyetli bir ceket. Sol kulağım hâlâ o ilk altı yılın yalnızlığında kaybolan kırmızı pabuçları açıyor, sağ kulağım ise şimdi beni kurtaran o tanıdık, tok babacan sesi arıyor. O arasın, daha çok arar yani kulakçık cep sesim; zaman, cebimde eriyen bayat bir nane şekeriydi; ağzımda eridikçe dilsizleşiyordum o koridorlarda.
Gökten üç tane beton blok düştü. İlki, doğduğum o ilk iki saatin sahipsiz ağlama sesleriyle doluydu; aldım onu, babamın bana ilk aldığı hırkanın altına gizledim. İkincisi, babamla içtiğimiz o ilk demli çayın yarım kalan buğusuydu; onunla gözlerimi yıkadım ki körlüğüm bari otantik olsun, o yuvadaki geçmişi görmeyeyim diye. Üçüncüsü ise tamamen o ilk altı yılın sarsıcı boşluğuydu; işte en çok canımı acıtan da o sırılsıklam boşluk oldu ama babam elini uzatınca o bloklar un ufak oldu odanın köşesinde.
Bir masalın tam ortasında, telleri kopmuş bir keman gibi hıçkırıyordu o eski çocuk yuvası. Bulutlar bildiğimiz pamuklardan değil, o altı yaşına kadar pencerelerden seyrettiğim uzak tren hatlarının tozundan yapılmıştı. Ağlıyordum. Gözyaşlarım yanağımdan süzülüp yere düştüğünde filizlenen şeyler papatya değil, paslı çiviler ve eski daktilo tuşlarıydı. Her damlada ş harfi filizleniyordu, her damlada o erken gelen yalnızlık biraz daha katılaşıp heykel oluyordu. Ama babam o heykeli aldı, yerine kırık dökük de olsa bir yuva koydu.
"Neden?" diye sormuştum o zamanlar duvardaki dilsiz saate. Akrep kaçıyordu yelkovandan, çünkü zaman bile kendinden tiksinmişti beni iki saatlikken bırakan o doğum boykot panayırda. Masal bu ya, denizler göğe tırmanmıştı ben altı yaşındayken; balıklar ağaç dallarında yuva arıyordu kendilerine, tıpkı benim sevgi arayışım gibi.
Acının rengi mavidir derler, yalan. Acı, terk edildiğin o ilk iki saatin pas rengidir; her solukta genzinizde hissettiğiniz o metalik, ağlak çürüme. Kürdanlardan kaleler inşa etmiştim kendime, içine girip ağlamak için. Ama o kalenin kapısını altı yaşımda bir adam açtı. Rüzgar bile esmezken bu hayatta, babam fırtınaları göğsünde yumuşatarak geldi.
Biz kaldık burada. Ben, babamın o eski şemsiyesi ve tavan arasından sızan o lanet melankoliyi dağıtan o şefkatli, bitmek bilmeyen “OLSA” kokusu.
Ama masallar hep haince biter ya; rüzgar bu kez bakkala ekmek almaya değil, yıldızların arkasındaki o dilsiz sonsuzluğa gitmişti. Babam da terk etti beni. Bu kez isteyerek değil, ellerimi bırakmak zorunda kalarak; daha çok gençken, hayatın o en rüzgarlı virajında beni o fırtınalarla tek başıma bırakıp ölerek gitti. O gittiğinde gökten dördüncü bir beton blok düştü göğsümün tam ortasına. Bu blok ne çocuk ağlamasıydı ne yarım kalan çay buğusu; bu, onun yokluğunun o buz gibi, taş taş üstünde bırakmayan ağırlığıydı.
Şimdi altı yaşımın koridorları yeniden kararıyor ama bu kez elimde onun bıraktığı o eski, devasa şemsiye var. O şemsiyenin altında, ensemde açan o kırmızı ayın altında hem doğduğum o ilk iki saatin yetimliğine ağlıyorum hem de beni o yuvadan çekip alan adamın erkenden gidişine. Kulakçık cep sesim hâlâ açık, hâlâ o babacan telsiz sesini, o tanıdık ayak seslerini arıyor uzak hatlarda.
Zaman cebimde tamamen eridi, nane şekeri bitti, ağzım tamamen dilsiz. Ama bu boykot panayırda, balıklar ağaç dallarında yuva aramaktan vazgeçse bile, ben onun beni sevdiği o altı yaşındaki kız çocuğu olarak kalacağım. O kürdan kalelerin içinde, rüzgarlara karşı tek başıma, onun kokusuyla örülmüş o hırkaya sarılarak bekleyeceğim.
On altı farklı dil lisanın içinden düşerek çiçekler açan toprak yüzüne uzanarak her zaman hâlâ hasretle ve özlemle.
Ve artık sadece Türkçe konuşuyorum. İstediğin gibi Bab’A…
🌊 OKYANUSUN KALBİ ARTIK DİJİTALDE! 🌊 2. baskımızın ardından kitabımız şimdi Google Play Kitaplar’da ve lansmana özel fiyatıyla sadece 99 ₺! ✨ Okuduktan sonra bırakacağınız her yorum ve puan benim için çok kıymetli. 📸 Yorumunuzun ekran görüntüsünü bana DM'den atın, sayfamda birlikte paylaşalım! 🍀 Keyifli okumalar! 🔗 https://play.google.com/store/ ..
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn.
Niyet:
Allah’ım; içimde taşıdığım bütün korkuları, kaygıları, üzüntüleri ve bana yük olan sıkıntıları Senin rahmetine emanet ediyorum. Bana çıkış yolu göster; gönlüme ferahlık ver. Hakkımda hayırlı olan kapıları kolaylıkla aç, hayırlı olmayanlardan ise beni uzaklaştır. Bana sabır, güç ve tevekkül nasip eyle.
Normalde popüler kitapları pek tercih etmem. Aksine okuyasım gelmez. Nedense bu kitabı görünce ve çok fazla övülünce sonu hiç beklemediğim gibi yorumlarını çokça görünce okumak istedim. Ve pişman olmadım. Katili kesinlikle hiç tahmin etmediğim biri çıktı. Öyle silik bir karakter ki acaba katil o bile demediğim biriydi. Ben sevdim. Yabancı bir aksiyon filmi izlemişim gibi hissettim. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim
Belki hayatı boyunca, cesarete, eğriye ve doğruya dair tek bir kelam dahi edemeyecekti bir daha ama, o an bunların hiçbiri ne aklında ne umurundaydı. Çünkü korku büyüktü ve her zaman haklıydı.