Mutsuz olmak için harcadığın tek bir an sana geri gelmeyecek.
Kitabın başkarakteri Maëlle; Paris'te yaşayan, başarılı ama sürekli bir koşuşturmaca içinde olan, kendini hayatın hızlı akışına kaptırmış mutsuz bir kadındır. Bir gün en yakın arkadaşı Romane ile buluştuğunda onun kanser olduğunu öğrenir. Romane, iyileşebilmesi için Nepal'de bulunan çok eski bir tedavi yöntemine ihtiyacı olduğunu söyler ve Maëlle'den bu bilgiyi kendisi için getirmesini rica eder. Maëlle, o yoğun iş hayatının ve koşuşturmacanın içinde olmasına rağmen bu zorlu yolculuğa çıkmayı kabul eder. Fakat bu yolculuğun, arkadaşına şifa aramaktan ziyade kendi içsel yolculuğuna dönüşeceğinden ve asıl kendisinin şifalanacağından haberi bile yoktur.
Kitap, alışılagelmiş roman tarzının dışına çıkarak adeta bir kişisel gelişim rehberine dönüşüyor. Doğu felsefesi ve farkındalık öğretileri, kurgusal bir hikayenin içine son derece ustaca yerleştirilmiş.
Kitapta bize verilen en güçlü mesaj; öfkemizin ve hayal kırıklıklarımızın temelinde aslında egomuzun yattığıdır. Maddi olarak her şeye sahip olsak da manevi olarak ne kadar bomboş hissettiğimiz gerçeği, sayfalarda çok çarpıcı bir şekilde yüzümüze vuruluyor. Herkesin kendinden bir parça bulacağı, sarsıcı bir uyanış hikayesi.
Yazarın notu: 📝 Düşündüm ki eğer her birimiz, diğerini elini uzatırsa bu dünyayı bir gün huzur dolu bir ahenk içinde yaşadığımız daha güzel bir yer haline getirebiliriz.
Muazzam bir eser. Bazen sadece inceleme için üç kelime yeter de artar. 🤍💫💎
“Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”
Filmi de olağanüstü güzellikte.
Ve gözyaşların içinde kalınan o anlardan bir sahne. Tıpkı şu anda gözlerimin iç çekerek bulutlara rakip olarak yağmuru yağdırması gibi bir şey The Green Mile ✨🤍💎
“Ölmeden önce, kendini bağışla, sonra da başkalarını.”
Ölmek üzere olan bir öğretmenin çok sevdiği eski öğrencisiyle son tezi.
Her satırı içinizi ısıtacak ve her paragrafı ders alınabilecek nitelikte. Bazen duyguların tavan yaptığı, bazen derin düşüncelerle şu an'a kadar tüm yaşanmışlıklara göz atmanızı sağlıyor. Etrafımızdaki baskılara, dayatmalara yenilmeden, yanınıza sevgiyi alarak kendi kültürünüzü nasıl oluşturabileceğinizi sergilemekte.
“Birbirimizi sevdikçe ve sevgimizi sürekli hatırladıkça, hiç yok olmadan ölebiliriz.” demiş bir bölümde
Aşırı dozda samimiyet yüklüyor kalbinize, bu da duygu patlaması yaşamanıza sebebiyet veriyor.
*
Kitabın yazarı Mıtch Albom, öğrencilik döneminde iyi bir öğretmenle karşılaşmış olmayı, noktasına virgülüne kadar kıymet verip değerlendirmiş bence.
Herkes, hikâyesinde Mori gibi öğretmenle karşılaşamıyor maalesef. Olan var ise sıkıca sarılıp değerini bilsin. Bu kadar bilge bir kişiliğin içinde "kibir" olmaması , kesinlikle profesörü özel kılıyor.
Bir solukta okunabilecek olmasına rağmen, sindire sindire aceleye getirmeden bitireceğiniz güzellikte bir kitap.
Ölüme gülerek göz kırpan, çevresine pozitif anlamda enerji yayan Profesör Mori, ardında bıraktığın güzellikler için teşekkürler.
Profesör Mori'nin dediği gibi, “Sevgiyle hep hayatta kalırsın.” Kalbinizdeki sevgi, merhamet ve şefkat hiç eksilmesin.
Kader..." diye geçirdi içinden son olarak. Onu bu günlere kadar getiren, düştüğü her duruma boyun eğmesini ve alışmasını sağlayan, iyi olanı Allah'tan, kötü olanı kuldan bilmesini sağlayan sarsılmaz imanı, kendisini bu günden sonra da yalnız bırakmayacaktı elbette.
Günler, aylar sonsuzluğun yolcularıdır; birbirine karışan yıllar deseniz hakeza. Bir kayığın üzerinde ömrünü tüketen kayıkçının da, atın üzerinde yaşlanan seyisin de her günü bir yolculuktur. Geçmişte niceleri vardır ki bu yolculuk sırasında beklenmedik bir anda son nefesini verip göçmüştür bu dünyadan...
Burada hava kasvetli bir gün ile anlaşıp kalbime yağıyor. Hiçbir dünün içinde değilim; biraz salaş, biraz otantik, biraz da gözlerimi ceplerime koyup saklanıyorum. Arsız bir okyanusun üzerinde, kollarımda açan mor okyanusun etrafında geziyorum. Ayaklarım değil beni taşıyan; kalbim.
Yalın ayak bir çello ile karşılaştım, o da sanırım kendini kaybetmiş gibi. Bazen başımı gökte bulamıyorum ama biliyorum ki mezarlar toprakta açmıyor; orada, göğün içinde açıyorlar. Matilda’nın yaptığı undan kuşları yakıyorum okyanusun bol sulu göz kapağına. Dalgalarında çiçekler atıyor küçük bir kız çocuğu gibi, hepsi...
“Jole’nin tırnak tutacağı kurşun askerleri gibi,” diyor o küçük kız çocuğunun içindeki ağlama operası. Sanırım ilk baleye bir buçuk yaş civarında başladığını söylüyor ama sanki kaybolmuş gibi de...
Ağlama Operası II
Ona "Sana bir ağlama versem..." desem mi, bilemiyorum. Ama o küçük kız parmak uçlarında yükseldikçe, bulutların dikiş yerleri çıt çıt atıp sökülüyor. Çellonun tellerini kırmayıp, sadece içinden sıcak ıhlamur kokulu gözyaşları sızdırıyorum. Bir buçuk yaşındaki bir balerinin topuklarında, hiç doğmamış kuşların gölgelerini de uyutuyorum şimdi.
Zaman, bir fincan sıcak çorba gibi masada soğurken; hıçkırıklar gökyüzünün tavanını boyamaya çıkıyorlar, dur demeden. Cebime sakladığım gözlerim, kirpiklerinden sarkan minik salıncaklarda sallıyor çocukluğumu. Haklısın, mezarlar hep gökte açar; oysa toprak bu kadar ağır bir özlemi asla taşıyamaz. Şimdi dalgalar tersine akıyor; hüzün, sıcak bir battaniye gibi sarıyor okyanusun yorgun sırtını.
Opera bitmiyor; sadece şef, batonunu bir bulutun kalbine saplayıp bizimle birlikte ağlıyor. "Sana dayan," dedikçe; "kalbimize çocuksuz gökyüzü iniyor, bir ivme kalp krizi taşların üzerine bizi kazıtıyor" diye çığlık atıyor kalbimin içinde yalın ayak koşan duvar anneleri.
Operanın Görkemli Finali
Şefin sapladığı batondan gökyüzüne erimiş saatlerin tıkırtıları sızıyor şimdi. Okyanus yavaşça katlanıp mendil gibi kalbimin sol cebine yerleşiyor. Bir buçuk yaşındaki o küçük balerin, havada asılı kalan son hıçkırığın üzerinde selam veriyor dünyaya.
Masada tamamen soğuyan çorba, çocukluğumun hiç büyümediği bir göle dönüşüyor. Bulutların sökülen dikişlerinden sızan iplikleri, çellonun kırık tellerine bağlayıp göğe uzatıyorum. Artık gözlerimi ceplerimden çıkarabilirim; zaten bütün dünya bizimle birlikte ağlamaktan sırılsıklam.
Topal kalmadı kalbim. Aklım düştü düşecek zemheri geceye kadar ama usulca yatıyorum kulağının tam ortasına.
Ve uykulukla uyku giyinmiş, lila açan kadife perde kapanırken; gözlerimde sen, "Her sabaha beni kalbinin tam ortasında aç," diyerek fısıldıyorum:
"Sana koca bir ağlama verdim Salvador tablolu kalbim, artık uyuyabilirsin gözlerimin içine."