Çocuklar yeni "davranışsal psikoloji" teknolojisinin içine çekile rek "uygun" düşünceleri, duyguları ve hareket etme biçimlerini öğrenmeye; bu arada da evden getirdikleri "uygunsuz" tavırlar dan kurtulmanın çaresine bakmaya zorlanacaklardı. O küçük, masum, kırmızı okul binalarının dışındaki karanlık ortamlarda Doktor Frankenstein'ın yaptıklarını aratmayacak, bir ucu kim yasallarla ilgili çalışmalar demıeniyor; fokurtulu cadı kazanları kaynatılıyordu. Öğretirnin her aşamasında, kamuoyunu bilgilen dirmeye gerek duyulmaksızın, çocuklar üzerinde deneyler yapıl masına izin ve yetki verilmişti.
Okul genç zihinlerin denek olduğu bir laboratuvardır, bir şirkete dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranış kalıplarının üretildiği bir imalathanedir. Zorunlu eğitimin çocuklara ancak kazara faydası olabilir zira asıl amacı çocukları birer uşağa dönüştürmektir.
Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız Dokunarak uçalım.
insanlardan buz gibi soğudum, işte yalnız sen varsın Öyle halsizim ki hiç sorma Anlarsın.
Giovanni Drogo'nun Tatar Çölün'e bakan Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla, aslında amansız bir “yalnızlığa" atandığını anlaması, çok zamanını almıyor. Nitekim kısa süre içerisinde geri dönüşün planlarını yaparken, şartlar onun kalede kalmasını sağlar. Ve asıl hikâyede bundan sonra başlıyor.
Oğlunun, ardında bıraktığı anıları derleyip toplamaya çalışan annesinin sesiyle şöyle tasvir ediyor yazar;-----< "Demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde, kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu."(8.s) Bazen, farkında olmadan geri gelmemek üzere gidersin, Teğmen Drogo bunun bilincine vardığında her şey için çok geçtir.
Drogo'nun kulaklarında bir melodiye dönüşen, suyun sesi, rüzgârın çığlığı, doğanın ihtişamı, yalnızlığına dayak atıyor genç teğmenin.-----< "Suydu bu, evet, çevredeki kayaların tepelerinden dökülen uzak bir çağlayan. Fışkıran suyu titreten rüzgar, yankıların gizemli oynaşması, suyun çarptığı taşların çıkardığı değişik sesler, sürekli konuşan bir insan sesi oluşturuyordu. Bizim yaşamımıza değin sözler söylüyordu, hep anlayacak gibi olup bir türlü seçemediğimiz sözlerdi bunlar.” (77.s)
İnsan, beklentilerini ve hayallerini gerçeklerle yüzleşmek üzerine kuruyor çoğu zaman. Giovanni Drogo'da öyle yapmış bu tayin bölgesine atandıktan sonra. Kalede geçirdiği zamanlarında, hayatını sorguyor ve beklenen o büyük savaşın asla gelmemesiyle hayal kırıklığına uğradığını düşünüyor her defasında. Ta ki Binbaşı Ortiz'den şu sözlerini işitene kadar:-----< “Savaş mı? Siz hâlâ savaşı mı düşünüyorsunuz? Yeterince düş kırıklığı yaşamadık mı?” (186.s)
Kalenin, yalnızca fiziksel bir mekân olmadığı, aynı zamanda psikolojik bir durumu sembolize ettiğini ve ruhsal yönde kendi içinde bir savaş verdiğini de belirtmeliyim. Bu durum, Giovanni ve diğer askerlerin, dış dünyadan izole oluşları ruh hallerini ve ilişkilerini fazlasıyla etkiliyor. —--< “Birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.” (193.s)
Sen onca o yıl bekle, ömrünü ada, düşlerini besle, olmadı nefesini çürüt ayların, yılların koynunda günlerini eskit, sonra... Sonra, uzaklardan, çölün ortasından gelmesini beklediğin atlı tatarlar hiç gelmesin, uğramasın yalnızlığına! Ama o kutlu gün geldiğinde yaşlı ve hasta ol emi! Umutla başlayıp, hayallerle devam eden, hayal kırıklıklarıyla son bulsun akıbetin. Taş duvarlar içinde, geçmiş ve gelecek arasındaki bağını koparıp alsın seni senden.------< “Herkes kahraman olmak üzere doğmaz ki!” (140.s) diyen Binbaşı Ortiz haklıydı teğmenim!
Hoşça kal Giovanni Drogo!
Kalabalıktan sıkıldıysanız, kendinize Tatar Çölü'nde tenha bir yalnızlık ısmarlayabilirsiniz!
Refik Halid Karay’ın kalemi çok akıcı ve bu romanı da lezzetli bir Türkçeye sahip. Kitap bana göre iki bölümden oluşuyor, ilk üçte ikilik bölümde sürgün hayatı ve gurbet hissinin psikolojisini anlatırken son üçte birlik bölümde bir aile trajedisiyle final yapıyor. 1922-1925 yılları arası Beyrut, Şam, Halep’te sosyal yaşamın nasıl olduğu, insan ilişkileri güzel güzel anlatılmış. Sıkılmadan okunacak bir kitap.
Halbuki düşünsene, bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, banka hesabı olan eğitimli insanların ne kadar değerli olduklarına inanırdım.
"Dünya bize göre ayarlanmamıştı, biz de dünyaya göre. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altında, aynı gizli düzenin birer parçası olarak vardık."
Kitabın ruhu bana göre doğrudan yaratılışın o muazzam dengesini anlatıyor. Hani toplumun "farklı" ya da "sıra dışı" deyip kenara ittiği insanlar var ya; ben onlara da çok değer veriyorum. Her şeye değer verdiğim gibi. Çünkü biliyorum ki Tanrı onları da tam olarak o vasıfla, o özellikle yarattı. Dünyadaki o büyük ve harika dengenin bir parçası onlar.
Yazar yazdığı eserinde edebiyat yapmaya çalışmamış; o insanların varoluşunu, hayattaki yerini en çıplak haliyle ortaya koymuş. Bir ahlak dersi vermiyor, kimseyi yargılamıyor. Sadece, o bambaşka hayatların içinde bile ne kadar derin bir ruh olduğunu, o muazzam dengenin nasıl işlediğini gösteriyor. Süslü laflara hiç gerek yok. Kitabın ruhu, o dışlanan insanların sessiz çığlığı olduğu kadar, aslında yaratılışın o gizli ve muhteşem çeşitliliğinin de bir kanıtı.
Sizler, kaleminizle başkalarının sırtına bıçak sapladığınızı sandığınız o anlarda bile, aslında kendi ruhunuzun otopsisini yapıyorsunuz; çünkü bir insan, ancak kendi içindeki cehennemin rengiyle görebilir dünyayı. Başkalarına yamamaya çalıştığınız o kirli çamaşırlar, başkasının tenine değil, yalnızca sizin kendi ellerinizle kirlenmiş ve bizzat kendi ellerinizle deşifre edilmiş çürümüş vicdanınıza giydirilmiş birer kefendir. Bilmez misiniz ki; başkalarını suçlamak için harcadığınız her nefes, yazdığınız her cümle, dünyaya ilan ettiğiniz o zavallı suç ortaklığınızın imza kaşesidir. Siz kendi kirli çamaşırlarınızı başkasının ipine astığınızı sanırken, rüzgâr o çamaşırları savurur ve geriye kalan tek hakikat vuku bulur. İnsanlara okuttuğunuzu sandığınız her kınama, aslında kendi ellerinizle kendi maskenizi yırtıp attığınız, kendi pisliğinizi tavanlara fırlattığınız ve en nihayetinde kendi yüzünüze tükürerek kendi heykelinizi yıktığınız o aciz ifşadan başka bir şey değildir.
Bir başkasını karalama opsiyonunuz ne yazık ki sizi yazdıklarınızla mezara kadar takip eder.
İşte orada sizi kimse alkışlamaz. Çünkü bilinir. Yazdıklarınız sizdir. Mezarlarda alkış yoktur.
O dilerse azlar çok olur, O dilerse varlar yok olur, Allah dilerse açlar tok olur, Tokluğu paradan, puldan mı sandın? İbrahim duada, Nemrutun ateşinde, Ateşler gülzar olur, türlü esrar içinde, Oğul razı kurbandır babasının peşinde, Kesmeyen bıçağı İsmail'den mi sandın?