Refik Halid Karay’ın kalemi çok akıcı ve bu romanı da lezzetli bir Türkçeye sahip. Kitap bana göre iki bölümden oluşuyor, ilk üçte ikilik bölümde sürgün hayatı ve gurbet hissinin psikolojisini anlatırken son üçte birlik bölümde bir aile trajedisiyle final yapıyor. 1922-1925 yılları arası Beyrut, Şam, Halep’te sosyal yaşamın nasıl olduğu, insan ilişkileri güzel güzel anlatılmış. Sıkılmadan okunacak bir kitap.
Halbuki düşünsene, bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, banka hesabı olan eğitimli insanların ne kadar değerli olduklarına inanırdım.
"Dünya bize göre ayarlanmamıştı, biz de dünyaya göre. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altında, aynı gizli düzenin birer parçası olarak vardık."
Kitabın ruhu bana göre doğrudan yaratılışın o muazzam dengesini anlatıyor. Hani toplumun "farklı" ya da "sıra dışı" deyip kenara ittiği insanlar var ya; ben onlara da çok değer veriyorum. Her şeye değer verdiğim gibi. Çünkü biliyorum ki Tanrı onları da tam olarak o vasıfla, o özellikle yarattı. Dünyadaki o büyük ve harika dengenin bir parçası onlar.
Yazar yazdığı eserinde edebiyat yapmaya çalışmamış; o insanların varoluşunu, hayattaki yerini en çıplak haliyle ortaya koymuş. Bir ahlak dersi vermiyor, kimseyi yargılamıyor. Sadece, o bambaşka hayatların içinde bile ne kadar derin bir ruh olduğunu, o muazzam dengenin nasıl işlediğini gösteriyor. Süslü laflara hiç gerek yok. Kitabın ruhu, o dışlanan insanların sessiz çığlığı olduğu kadar, aslında yaratılışın o gizli ve muhteşem çeşitliliğinin de bir kanıtı.
Sizler, kaleminizle başkalarının sırtına bıçak sapladığınızı sandığınız o anlarda bile, aslında kendi ruhunuzun otopsisini yapıyorsunuz; çünkü bir insan, ancak kendi içindeki cehennemin rengiyle görebilir dünyayı. Başkalarına yamamaya çalıştığınız o kirli çamaşırlar, başkasının tenine değil, yalnızca sizin kendi ellerinizle kirlenmiş ve bizzat kendi ellerinizle deşifre edilmiş çürümüş vicdanınıza giydirilmiş birer kefendir. Bilmez misiniz ki; başkalarını suçlamak için harcadığınız her nefes, yazdığınız her cümle, dünyaya ilan ettiğiniz o zavallı suç ortaklığınızın imza kaşesidir. Siz kendi kirli çamaşırlarınızı başkasının ipine astığınızı sanırken, rüzgâr o çamaşırları savurur ve geriye kalan tek hakikat vuku bulur. İnsanlara okuttuğunuzu sandığınız her kınama, aslında kendi ellerinizle kendi maskenizi yırtıp attığınız, kendi pisliğinizi tavanlara fırlattığınız ve en nihayetinde kendi yüzünüze tükürerek kendi heykelinizi yıktığınız o aciz ifşadan başka bir şey değildir.
Bir başkasını karalama opsiyonunuz ne yazık ki sizi yazdıklarınızla mezara kadar takip eder.
İşte orada sizi kimse alkışlamaz. Çünkü bilinir. Yazdıklarınız sizdir. Mezarlarda alkış yoktur.
O dilerse azlar çok olur, O dilerse varlar yok olur, Allah dilerse açlar tok olur, Tokluğu paradan, puldan mı sandın? İbrahim duada, Nemrutun ateşinde, Ateşler gülzar olur, türlü esrar içinde, Oğul razı kurbandır babasının peşinde, Kesmeyen bıçağı İsmail'den mi sandın?
Keşke uzaklara uçmak için kuşların içlerinde odalar olsaydı Mathilda. Demir yığını uçak gövdeleri yerine kuş çaldım gökyüzünden hava sahasına gidip en şık en artist kuşlara kendimizi taşıtsaydık orada bir ülke var senfonilerine. Kafam allı pullu Mathilda. Bana ruhundan es bir ses sonbahar üfle. Ruhum göğün içinde rüzgar içsin.
Bugün böyle de ve arkası şimdi de sabahın kristal içinde gün açan gözlerim kapalı uyandı. Ama ben hâlâ ona, sana, gözlerim açık uyuyorum içimde Mati.
Aşkın kör ve engelli bacağına amber dökümlünün ocağında yapılmış kehribarlı bir kurşunu mu sıksam? Olur mu bilmiyorum Mahtilda. Onun dış çeper duvarına yapışmış evcil ölülerine üç Felak üç Nas Suresi taşırsam mı?
İçine sıkarsam amber kokulu göz ekranlarımı kendimi öleceğim Mati! Üç parmağınla sakın kalbime üfleme.
Üfleme Mahtilda. Sönmesin kalp ocağımın içinde, taş pişiren anemi ölüleri!
Ölüm nano salise gibi. Rüşvet verilmiyor Azrail’ciğime. 🤦🏼♀
O kadar uzun zamandır yalnız ve kimseyle bağım olmadan yaşıyorum ki, dünyada nasıl olduğumu umursayan insanlar olabileceğini bile akıl edemiyorum diye düşündü.
Bir tarafta hayatında peş peşe zorluklarla mücadele eden bir kadın, diğer tarafta hiçbir yere kök salamamış, kimsesi olmayan bir asker... Başlangıçta yalnızca mektuplarla birbirlerinin hayatına dokunurken zamanla aralarında çok daha güçlü bir bağ oluşuyor. Sonrası ise güzel bir aşk hikâyesinin yanında bolca dram...
Şahıslar değil, millet vardı. " Türk halkı dünyanın en realist, en müspet kafalı bir milletidir." Gazi, o günlerde oldukça bunalmış gibiydi. Eski mücadele arkadaşlarının günden güne muhalif saflara savruluşu onu oldukça düşündürüyordu. Biraz hava almak ve ferahlamak adına yaverleriyle Çankaya sırtlarında dolaşmaya çıktığında uçurtma uçuran bir çocuğa rastladı. Çocuğun adı Cemil'di. Ayrancıda oturuyordu. Okula yeni başlamıştı. Gazi, kısa bir sohbetin ardından, "Peki, ben kimim?" diye sordu. Cemil, "Sen Gazi Paşa'sın," diye cevap verdi. Gazi gülümseyerek "Olmadı Cemil" dedi: "Ben Gazi Paşa değilim, beni benzettin sen." Cemil kendinden emin şekilde, "Yok, benzetmedim," dedi.