Soykırım: Doğum Kontrol Yöntemleri 🇹🇷Türkiye gelişmiş ülke olmadan nüfusunu kaybetti.Kaba doğum hızı 1950:7 çocuk 2026:1,3 e düştü . Bu bir sessiz ve planlı soykırımdır. Bunun sebepleri⏬ 🟢 🔴 FEMİNİZM (Yeşil ve Kızıl Feminizm): Kadın hakları maskesiyle aile içine sokulan dinamit. Cinsi rolleri yok edip rekabetçi düşmanlık ile yuvayı içeriden çökerten ,29 öncüsü Yahudi olan şirkettir. Kadın dernekleri eliyle aile kavramını yok eder. 🏳️🌈 LGBT VE CİNSİYETSİZLİK: Fıtrata aykırı "Cinsiyet akışkanlığı" yalanıyla nesli biyolojik olarak kurutma ve kimliksiz, köksüz , zihinsel KISIR bireyler ile nüfusu artışını durdurur. Bunlar ölü nesildir. 💼 KADIN İSTİHDAMI (Modern Kölelik): Anneyi kariyer vaadiyle evden çekip vergiye bağlar. Enflasyon ile kadını maaşa bağlayıp sahte statü ile bağımsızlık verip işsizliği artırır. Çalışan kadın zamanla çocuk yapmayı bırakır. Amaç piyasa için işçi yetiştirme düzeni. 📜 6284 VE SÜRESİZ NAFAKA: Evliliği erkek için idam fermanı , kadın içinse ömür boyu ekonomik gelir ve tehtide çeviren yasalar. Yuva kurmayı imkansızlaştıran, boşanmayı teşvik eden , öldürmeye iten sistematik yıkım aracıdır. 📺 AHLAKSIZ DİZİ SEKTÖRÜ: Zina ve ihaneti "aşk", sadakati "eziklik" olarak pazarlayan propaganda makineleri. Aldatmayı,çok eşliği empoze eden sessiz işgal aparatlarıdır. 🐕 KÖPEK AİLESİ MODELİ: Çocuğu "maliyet", hayvanı "evlat" olarak kültürleştirir. Bebek arabalarının yerini alan köpek arabaları; nüfusu yaşlandırıp duygusal boşluğu kedi köpekle doldurur. Bu ilerlerse köpeği tapınma ve insandan Üstün görmeye götüren bir hastalığa sevk eder. 🎓 ÖĞÜTÜM SİSTEMİ 12 yıl zorunlu eğitim ile gençliği okul sıralarında oyalayıp hayattan koparmak. Analitik zekayı öldüren, üretime geç katılan, diplomalı ama vasıfsız "modern köleler" ordusu yaratmak. Herkesi üniversite sokup işsiz bırakarak aile kurmayı imkânsız kılar. 🏠 1+1 KUTU EVLER VE HÜCRE YAŞAMI Geniş aileyi ve misafirliği bitiren hücre alanlar çok Çocuk yapmayı engeller. Büyük site ve aparmantlar dar alanlarda, sosyal bağları koparan ve sadece "hayatta kalmak" için kurgulanmış hayatlar üretir. 💳 MÜLKSÜZLEŞTİRME VE ENFLASYON: Ağır vergilerle nefes aldırmamak, borçla geleceğini satın almak. Sahipliği bitirip herkesi kiracı ve abone yapmak. Hiç bitmeyen Enflasyonla emeği her gün sessizce çalarak çocuk yetiştirmeyi zora sokar 🗡️ GÜVENLİK SORUNU Suç çeteleri , güvensiz Sokaklar hem birey hemde çocuklar için büyük tehtidtir. Bu psikolojik baskı altında insanlar üremeyi durduru korumaya geçer. Adalet suçludan yana işledikçe bu giderek artar. Sonuç; kökü zayıf, ailesi dağılmış, borçlu ve dijital hayata bağlı bir kitle, zinayı normalleştirmek ahlaksız bir toplum oluşturuldu. Mekanı daraltılmış, mülkü elinden alınmış bir birey, özgür bir insan değil, sistemin köleleri olan insan tipi üretildi Bu bir soykırım türüdür. Güvenlik, ekonomik, ahlak ve aile olamdan bir devlet ayakta kalamaz.
Siyahi adamın gözlerine baktığımda içimdeki o darmadağın olmuş evrende onu kendimle görüyor ve ikimizde aynı yolun yolcusu olan o kara deliğin içinde sürüklenme arzusuyla yanıp tutuşuyorduk. (Serenay Özkan) Serenay Özkan
Eğer bir insanla tanışmak istiyorsan önce onunla bir kelebek yapmalısın, " diye yanıt verdi. Adamın şaşıran bakışını görünce biraz daha gevşiyor ve hakimiyetini yediden kazandığını hissediyor. Ardından konuşmasını sürdürüyor.
Yanındaki adamın kafası allak bullak olmuş bir hâlde gözlerini hiç kaçırmadan bakıyordu ona.
"Kelebekler insanların ruhlarını temsil eder. Karanlık bir ormanda takip etmen gereken şeylerdir. Lakin her kelebeğe bir renk lazım. Seçtiğin renklerle anlam bulur.
Kelebekler bir ormanın derinliklerinde bulunan hayata anlam katar. Eğer birini tanımak istiyorsan kelebeğe verdiği renge bakmalısın."
Bunun üstüne, adam" Sen hangi rengi seçerdin?' diye üstleniyor.
"Kırmızı," diye yanıtlıyor siyahi adam. "Çünkü insanların İçindeki en güçlü renktir kırmızı."
Kitabın Adı: Puslu Kıtalar Atlası Yazarı : İhsan Oktay Anar Yayınevi: @iletisimyayin Türü: Roman Basım Yılı : 2008 Sayfa Sayısı: 238 Sayfa
Düşünceler: Uzun zamandan beri okumayı düşündüğüm bir kitaptı bu. Kütüphanemizde kös kös oturuyor bizi bekliyordu. @trabzonizdiham kitap kulübünün bu ay ki kitabı olması sebebiyle (güzel) bir bahane ile okumuş oldum.
Tarihi bir roman olarak başlıyor eser. Osmanlı 'nın gerileme döneminde İstanbul'un arka sokaklarında ezoterik ve mistik bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
Kitabın ana karakterleri gerçek alem ile rüya alemi arasında gidip gelirken çeşitli gizli ve sırlı olaylara karışıyor.
Şeytan ve kötülük sembollerine sık sık dokundurma yapan eserde doğu-batı çatışması,ahlaki çöküntü gibi temalara da sık sık değiniliyor.
Pek çok tarihi karaktere de gönderme yapılan romanda sembollere dd özel bir önem atfedilmiş. Biraz İskender PALA biraz da Orhan PAMUK 'un tarihi romanlarındaki havayı soludum okurken . ( Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk , Beyaz Kale ve Benim Adım Kırmızı Romanları )
Sonuç olarak güzel ,merak uyandıran akıcı bir eserdi. Final bölümü biraz daha farklı olabilirdi diye düşünüyorum. Tabi bu benim fikrim. Sonuç olarak herkese tavsiye ediyorum bu güzel eseri
Kadim Sezginin Modern Dili: Diriliş İzleğinde Şehrinaz Yazar: Ebru Asya
Şehrinaz, yazar ve şair Hayrettin Taylan’ın imzasını taşıyan üçüncü şiir kitabıdır. İlk baskısı 2019 yılında Çınaraltı Yayınları tarafından yayımlanan eser, 23 şiirden oluşur. 57 sayfalık hacmiyle ilk bakışta mütevazı bir görünüm sunsa da şiirlerin anlam yükü sayfa sayısıyla ters orantılı biçimde artar.
Eserdeki çalışmalar dil üzerinde kurulan titiz bir denetimle serbest şiir formunda kaleme alınmıştır. Mısraların çoğunlukla uzun tutulması, şiirsel ritmi sabit bir ölçüye bağlamaktan çok, anlamın yayılma ve derinleşme biçimine göre kurulmasını sağlar. Kıtaların harf ve sayı sistemleriyle ayrılması metnin içsel bölünmesini görünür kılarak, düşünsel duraklar oluşturur.
Kitaba adını veren Şehrinaz, şiirlerin genelinde somut bir figür ya da tekil bir muhatap olmaktan öte; şairin aşk, metafizik yöneliş ve tarihsel bilinç hâllerini kendisinde toplayan çok katmanlı bir sembol olarak belirir. Şairin kendi tanımıyla “Bütün büyük aşkların telmihler eşkâli” ve “Mistik duygulanışların gönül ummanı” olan Şehrinaz, metinler boyunca bazen bir inancın dili, bazen vuslatın adı, bazen de bir hatırlayışın odağı olarak dolaşıma girer. Şiirlerin sonlarında sıkça yinelenen hitap biçimi, Şehrinaz’ı hem özne hem de anlamı toparlayan bir bilinç merkezi hâline getirir; böylece şiirler, tekil bir muhataba değil, çoğul anlamlara açılan bir sesleniş etrafında bütünlenir. Kitap genel itibarıyla tasavvufî-modern şiir çizgisinde konumlanan, mistik ve metafizik bir poetik hattın sürekliliğini ortaya koyar. Şair, eser boyunca klasik tasavvuf düşüncesini öğretici bir söyleme yaslanmadan, çağdaş bir bilinçle yeniden kurar; şiirler yer yer irfanî bir hitap, yer yer içe yönelmiş bir iç monolog olarak şekillenir. Metinlerde; bekâbillâh, itikâf, vuslat, mahşer gibi tasavvufî kavramlar ile maide ve Tâhâ gibi Kur’ânî referanslar, bütüncül bir anlam evreni içinde sembolik ve çağrışımsal bir işlev üstlenir. Modern şiirin imge merkezli yapısıyla klasik şiirin metafizik derinliğini buluşturan Hayrettin Taylan, anlamdan çok hâle yaslanan, benliğin çözülüşü ve bekleyiş fikri etrafında örülen özgün bir şiir dili kurar. Şehrinaz’ın yoğun poetik hattı, kitabın açılış metni olan “Yedinci Masal” ile en başından itibaren belirginleşir. Modern Türk şiirinin önemli isimlerinden Sezai Karakoç’a ithaf edilen şiir, şairin düşünsel ve sanatsal olarak yaslandığı geleneği işaret eden bir pusula niteliği taşır. “Ölümsüzlüğün muştu kelamında açılıyor k’alemin melâli” dizesiyle başlayan şiir, okuru diriliş ve metafizik arayış ekseninde örülmüş imgesel bir yapının içine çeker. Bu yönüyle Şehrinaz, salt bireysel lirizmin ötesine geçerek ortak bir hatırlama ve sorgulama alanına da açılır. Şiirde kurulan metafizik zemin, Sezai Karakoç’un “İslâm’ın Dirilişi” ülküsüyle akrabalık kurarken, Hayrettin Taylan’ın kendine özgü ayraçlı ve kesintili dil müdahaleleriyle bu miras çağdaş bir yapıbozuma uğratılır. Böylece şair, geleneğin içinde durduğunu fakat onu olduğu gibi tekrar etmek yerine içinden yeni bir ses devşirdiğini ilan eder. Moderniteye yönelik eleştiri ise özellikle “Uykusu ç’alıntılı sosyolojik yatak” imgesinde belirginleşir. Bu kullanım, modern bireyin en mahrem alanının dahi toplumsal normlar tarafından kuşatıldığını ve özgünlüğünün çalındığını hüzünlü bir dille imler.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde insan, tarih ve inanç katmanları içinde kendine varmaya çağrılır. Antropolog Hû Perisi şiiri bu çağrının bütüncül bir örneğini sunarken, Mutantan Düşler Kervanı’nda hasret ve yurtsuzluk temaları kutsallık atfedilen bir sevgi anlayışı üzerinden irfanî bir sezgiyle derinleştirilir. Vefanın Şimendiferi, erdemi durağan bir kavram olmaktan çıkararak geri dönüşsüz bir ahlaki yolculuğa dönüştürür. Kitap boyunca aşk, romantik bir sığınak olmaktan uzaklaşır; insanı dönüştüren ontolojik bir imtihan olarak belirir. Tahammülfersâ şiiri bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir; tahammül burada pasif bir katlanma olarak değil de taşıma ve dayanma bilinci olarak kavranır. Şiirlerin bütününe yayılan melankoli ise edilgen bir kederden ziyade, geçmişe ve yitirilmiş değerlere yönelen uyanık bir bilincin sonucu olarak hissedilir.
Kitapta anlamın kurulmasında belirleyici olan temel unsurlardan biri de telmih sanatıdır. Şair gerek tarihsel gerekse dini göndermeleri doğrudan anlatım yoluna gitmeden ima ve çağrışım düzeyinde metne yerleştirir. Bu anlamda “Telmihlerin Doğuş Gecesi” adlı şiir, kitabın tematik zirvesini temsil eder. 15 Temmuz İstiklal Destanı, salt politik bir hadise olarak anlatılmaz, geçmişe uzanan bir mana destanı olarak ele alınır. Şair, İbrahim ve Hira gibi dinî; Fatih, Alparslan, Halisdemir gibi tarihsel telmihlerle toplumsal hafızayı kalemin imkânlarıyla yeniden biçimlendirir. Bu telmihler “Biz ilk kez dirilmedik,” düşüncesi etrafında olayın Türk-İslâm tarihinin kopmaz bir halkası olarak konumlandırılmasını sağlar.
Hayrettin Taylan’ın şiirlerinde okuma sürecini yönlendiren ve vurgu üreten bilinçli poetik tercih olarak tekrar eden sözcük ve dizeler belirgindir. Bu tekrarlar, şiirin metafizik taşıyıcı kolonları gibi işlev görür; her sözcük, saf bir bilinç hâlinin yeniden çağrılmasıdır. Tekrar yoluyla anlam askıya alınırken şiirin iç musikisi derinleşir. “Bazen Zaman Durur” adlı şiir, bu yaklaşımın en belirgin örneğini oluşturur. Altı buçuk sayfa boyunca her bölümün aynı dizeyle başlaması, şiiri döngüsel bir okuma alanına taşır. Aynı poetik tutumun, kitabın genelinde daha kısa ve parçalı tekrarlarla sürdürüldüğü görülür.
Şairin üslubunda arkaik ve modern unsurların birlikte kullanımı sıklıkla görülür. Helal, çınar, yad gibi kadim sözcüklerle ajanda, sosyolojik, seçili ses gibi modern terimler arasında kurulan bu köprü, şiirin zamansal sınırlarını genişletir. Ayrıca anlamdan çok ses üzerinden deneyimlenen aliterasyon ve fonetik tekrarlar metni bir estetik nesne hâline getirir.
Kelimelerin kesme işareti aracılığıyla bölünerek kullanılması, Taylan’ın şiirinde dilbilimsel ve poetik açıdan zengin bir inceleme alanı açar. Kelimenin alışılagelmiş fonetik ve morfolojik bütünlüğünü bozan bu tutum, Derrida’nın yapıbozum kavramı çerçevesinde okunabilir. Türk şiirinde özellikle İkinci Yeni geleneğinde görülen bu yaklaşım, anlamı sabitlemek yerine çağrışım alanlarını genişletir. Apostrof kullanımı aynı zamanda etimolojik bir arkeoloji işlevi görür; okur, kelimenin ortasında duraksamaya davet edilir ve tekil bir göstergenin içine gizlenmiş çokseslilik görünür hâle gelir. Kavuştağın k’avı örneğinde olduğu gibi, kavuşma eyleminin içindeki yanıcı tözün vurgulanması, dilin hem görsel hem de anlamsal imkânlarını genişletir.
Bu kesintili yapı, okurun kelimeyi tek seferde tüketmesini engeller; “olmuşluk” ile “oluş” arasındaki gerilimli süreci düşünmeye davet eder. Taylan’ın şiirleri bu yönüyle hızlı tüketilen metinlerden ayrışarak, yavaş okumayı talep eden bir tefekkür alanına dönüşür. Bu ses işçiliğindeki özenli yapı aynı zamanda imgeleri canlandırabilme gücüyle sinematografik bir etki de üretir. Dizeler, hikâyeleştirilmeyen bir akış içinde ilerleyerek okurun zihninde sahnesel bir algı oluşturur.
Hayrettin Taylan, imge merkezli çağdaş şiirin olanaklarını irfanî ve metafizik bir duyarlılıkla, yer yer mistik deneyimin sezgisel boyutlarıyla buluşturarak okuru metnin edilgen bir alımlayıcısı olmaktan çıkarır; anlamın inşasına dâhil eder. Şiirlerde yer alan dinî ve tasavvufî semboller, öğretici bir dile yaslanmadan aşk, varoluş ve insan olma hâllerini derinleştiren poetik eşikler olarak işlev görür. Bu yönüyle Şehrinaz, estetik bir arayışın ötesinde, dil sorumluluğu ve metafizik hassasiyet etrafında şekillenen tutarlı bir poetik duruş sergiler; modern Türk şiiri içerisinde kalıcılık potansiyeli taşıyan özgün bir yer edinir.
“... düşler yaşama giden yolu döşer ve siz onların dilini anlamadan o sizi belirler. düş yalnızca çocuksu isteklerin doyurulması değildir, aynı zamanda geleceği simgeler. düş, anlaşılması gereken bir simge yoluyla yanıtı verir.”
... işte Tanri'nin çift anlamlılığı; karanlık bir çift anlamlılıktan doğmuş ve parlak bir çift anlamlılığa yükseliyor. Açık anlamlılık basitliktir ve ölüme yol açar. Oysa çift anlamlılık yaşamın yoludur. Sol ayak hareket etmezse sağ ayak hareket eder ve böylece hareket edersin. Tanrı bunu ister.
Tanrı yaşlanırsa gölge olur, anlamsızlaşır ve batar. En büyük doğru en büyük yalan olur, en parlak gün en karanlık geceye dönüşür. Nasıl ki günün geceye, gecenin de güne gereksinimi varsa anlam saçmalığı ve saçmalık anlamı gereksinir. Gün kendisinden var olamaz, gece de kendisinden var olamaz.
Yazgı ne zor! Ruhuna doğru bir adım atarsan, önce anlamdan yoksun kalacaksın. Anlamsızlığa, sonsuz düzensizliğe gömüldüğüne inanacaksin. Haklı da olacaksın! Hiçbir şey seni düzensizlikten ve anlamsızlıktan kurtarmayacak çünkü bu dünyanın diğer yarısı.
"Tarihte bu felaketin ilk kez ortaya çıkışı, Tanrı düşmanlarının cezalandırılması nedenidir Firavun ilahi iradeyi sonsuz tasarılara karşı çıkıyordu ve veba ona diz çöktürdü. tarihin başından bu yana tanrının bu felaketi kibirlileri ve köyleri dize getirmektir. Bunu iyice düşünün ve diz çökün."