Pek çok şair bir yapının tepesine çıkmış, Yeni Canlı Türünü selamlayarak yokuşa şiir yağdırıyordu. Bu duruma hazırlıklı yakalanan insanlarsa yanlarındaki boş defterleri açıp şiirleri topluyor, yanında defter olmayanlar da buldukları bir kâğıt parçasını külah yapıp şiiri onun içine dolduruyordu. Hiçbir şey bulamayanlarsa avuçlarını açıp orada biriktiriyordu. Anlamı kendileri verecekleri için bütün-lük önemli değildi. Bense ağzımı havaya doğru açıp şiirleri doğrudan içime alıyordum. Her biri boğazıma hiç takılmadan doğrudan zihnime gidiyordu.
Gettoda yaşayanların evi yoktur. Ev hayatının anlamını, kutsiyetini bilmezler. Daha üstsınıf işçilerin oturduğu belediye binaları bile, sıkış tıkış barakalardır. Ev hayatı yoktur içlerinde. Kullanılan dil bunu kanıtlar. İşten dönen baba, sokakta oynayan çocuklarına annelerinin nerede olduğunu sorar; aldığı yanıt şudur: “Binaya girdi.”
Çocuklarımızın görmesini, duymasını istemeyeceğimiz seslerle, görüntülerle dolu bir yer, hiç kimsenin çocuğunun yaşamaması, görmemesi, duymaması gereken bir yerdir. Eşlerimizin hayatlarını geçirmesini istemeyeceğimiz bir yerde, hiç kimsenin eşi hayatını geçirmemelidir.
Biz Bilim’de yol alırken, şanımız yürürken zamanda, Niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? Kasvetli sokaklarda, Gelişim felç olup kalmış; Açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış;
Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır.
İşçilerin topraktan kopuşu o kadar ilerledi ki, medeni dünyanın dışındaki tarım bölgeleri, hasadın toplanması için şehirlere muhtaç hale geldi. Toprak olgunlaşmış servetini saçmaya başladığı zaman, topraktan uzaklaştırılmış şehir insanları geri çağrılır oldu.